beyaz_pembeHer gittiğim yerde mutlaka bir ağaç fotoğrafı çekerim. Bu defa bir palmiye ağacının gövdesini seçtim. Dibinde iki beyaz çiçek vardı da ondan. Pek güzel göründüler gözüme. Kılıç gibi yapraklardan bir yelpaze taşımaktan sıkılır mı acaba, gövdesine dikilen ve ona sırtını dayayan bu narin beyaz çiçeklerle mutlu mudur?

hanımeliUzun yıllar ‘huzur’ deyince aklıma hep lise son sınıfta okuduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Huzur’ adını taşıyan romanı geldi. Okuması zor bir yazardır, cümleler uzundur, sabır gerektirir. Hemen bir nefeste okunmaz, durup düşünmek, hayallere dalmak, yazarın anlattıklarını gözünde canlandırmak ister insan. Romanın bir yerinden aklımda kalan bir hareket, bana bu kediyle roman arasında bağ kurdurdu. Hatırladığım kadarıyla bir makine çalışıyordu, o sesle aynı anda kedi de duvardan aşağı atlıyordu. İşte bu eşleşme romanın seslerinden biriydi. Okuyucuyla konuşmasıydı.
Bu sarı, pir-ü pak kediyi Kuzey Kıbrıs’ta Girne’de gezerken gördüm ve fotoğrafını çektim. Bir kahvenin duvarına yaslanmış, kimbilir kaçıncı uykusundaydı. Ve bir başka bahçede baharda gördüğüm hanımelleri. Kokuları nasıl da nefistir. Huzur verir, yaşadığını hatırlatır.

pembenin_haliOnu bahçede görünce hem bir hüzün hem bir sevinç aldı beni.

Her ne kadar ilk bakışta canlı olan gül dikkatimi çektiyse de, yarı solmuş ve tamamen yaprakları dökülmüş iki arkadaşının daha olduğunu iyice bakınca anladım.

Hiçbir şey göründüğü gibi değil, derin bakınca görüyorsun incesini, sızısını, sevincini ve daha başka şeyleri.

yeşilBu anne at ve yavrusunun fotoğrafını Düzce’de bir çayırlık alanda çektim. Atları çocukluğumdan beri severim. Bir defa binmişliğim de vardır. Ama ata binmek eğer şehirde yaşıyorsan zahmetli bir uğraş. Araban olacak, at çiftliği bulacaksın, zaman ayıracaksın. Yıllarca uzun ve yorucu mesailerle çalışınca insanın başka öncelikleri oluyor. Yine de bir gün köy ya da kasaba hayatını seçersem, mutlaka bir atımın ve Kangal köpeğimin olmasını isterim. Her ikisinin de asaletine hayranım. Yıllar önce annemle Karadeniz turuna çıktığımızda, turdakilerle beraber dağ tepe yürüyüşe çıkmıştık. Bir Sibirya kurdu ve küçücük boncuk gözlü bir de Kangal yavrusu bize eşlik etmişti. Çoban köpeği olduğundan daha minicikten öğrenmişçesine hepimizi tek tek koklamış, yürümeyenleri başıyla ittirip gruptan kopmamalarını sağlamıştı. Sonra hepimiz tepeden düze indik. Arkamıza bir baktık ki bizim minik tepeden inmeye korkuyor. Sibirya kurdu da ona ağabeylik yapıyor, bırakamıyor. Tur rehberi arkadaşımız bir çırpıda tepeyi tırmandı, bizim boncuk gözlüğü kucağına alıp indirdi. Otele gittiğimizde zavallıcık kulübesine zor attı kendisini, atar atmaz da uyudu. Yıllar geçti onun o sevimli hali, insanlara olan bağlılığı, kendini adeta feda etmesi beni çok duygulandırdı. Bu yüzden minikten alıp büyütmek isterim hep. Belki bir gün olur kimbilir.

EN GÜZELİ UZAKTAN SEVMEK

Kiz_Kulesi1Üsküdar’a gelip de Kız Kulesi’ne kadar yürüyüp İstanbul’un seyrine dalmayan, arkasında kule ve İstanbul görülecek şekilde fotoğraf çektirmeyen yoktur. Belki sadece halkın arasına karışmak istemeyen zenginler bu zevkten mahrumdur. Onlar da elbet tenha saatleri kollayıp manzarayı seyre dalıyordur. Ama gün içinde kule ve onunla fotoğraf çektirmek bir halk eğlencesidir denilebilir. Kılığın kıyafetin, paranın pulun, mevkinin, hiçbir önemi yoktur. Kız Kulesi Mevlevi dergahı gibi her geleni kabul eder, kimseye dile gelip senin gönlün kötü benimle fotoğraf çektirme demez. Güneşin batacağına yakın saatlerde sahile fotoğrafçılar akın eder. Hepsi de en güzel halini yakalamanın, ışığı, renkleri kaçırmamanın derdindedir. Yağmurlu zamanlarda ise gökkuşağı çıkar umuduyla saatlerce bekledikleri olur. Kulenin karşısından küçük gemilere binip kuleye ulaşmak da mümkündür. Ama uzaktan bakmanın, arkasındaki İstanbul manzarasının, denizin seyrinin keyfini vermez. Kavuşunca aşk olmadığı gibi, yakından bakınca da güzelliği anlaşılamaz. Uzaktan bakılan platonik bir sevgilidir o yüzden.