YAZAR-KAHİN! 1984′DE ŞİMDİYİ ANLATIYOR SANKİ

Kitabın Adı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Yazarı: George Orwell
Çeviri: Celal Üster
Can Yayınları.

George_OrwellBu kitabın adına baktığımda ilk aklıma 1984 yılında kaç yaşında olduğum ve ne yaptığım geldi. 11 yaşındaydım, ilkokul dördüncü sınıftaydım, İstanbul’daydım. Kitabın kapağı ürkütücüydü, ama ilk sayfasını okuyunca, Türkiye’de son bir yılda yaşadıklarımıza, baskıya, sansüre, yalan, talan düzenine, insanların konuşmaktan korkar hale getirilmesine, sürekli dinleniyoruz, izleniyoruz korkusuyla yaşatılmasına çok uygun şeyler anlattığından almaya karar verdim. Okumaya başlayınca da hem korktum, hem yazar George Orwell’in sadece bir kitap yazmakla kalmayıp, zihnimde bir yazar-kahin haline dönüşmesini izledim.

Ben bu kitabı niye almalıyım diye kendi kendime sorarken, birinci sayfası sorumun cevabı oldu:

“Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü vuruyordu. Dondurucu rüzgardan korunmak için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, bir toz burgacının da kendisiyle birlikte içeri dalmasını önleyecek kadar hızlı olmasa da, Zafer Konutları’nın cam kapılarından çabucak içeri süzüldü.
Binanın girişi, kaynatılmış lahana ve eskimiş keçe kokuyordu. Hemen karşıki duvara, içerisi için epeyce büyük sayılabilecek, renkli bir poster asılmıştı. Posterde, bir metreden geniş, kocaman bir yüz görülüyordu: kırk beş yaşlarında, kalın siyah bıyıklı, sert bakışlı, yakışıklı bir adamın yüzü. Winston merdivene yöneldi. Asansörü denemeye gerek yoktu. En iyi dönemlerde bile pek ender çalışırdı; kaldı ki, son günlerde gündüz saatlerinde elektrik kesintisi uygulanıyordu. Nefret Haftası’nın hazırlıkları kapsamında alınan tutumluluk önlemlerinin bir parçasıydı bu. Daire yedinci kattaydı; otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üzerinde bir iri çıban bulunan Winston, merdiveni ikide bir durup dinlenerek ağır ağır çıkıyordu. Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu sanki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADER’İN GÖZÜ ÜSTÜNDE yazıyordu.”

 

BABASI İÇİN SAÇLARINI PERUK YAPTIRAN KIZ

 

Kitabın Adı: Küçük Kadınlar

Yazarı: Louisa May Alcott.

MUTLU AİLE

“Hediyesiz Noel Noel’e benzemez ki!” diye homurdandı kilimin üzerine uzanmış olan Jo. “Yoksulluk korkunç bir şey!” diye iç çekti Meg üzerindeki eskimiş elbiseye bakarak. “Kimi kızların bir sürü güzel elbiseleri varken, kimilerinin hiçbir şeyinin olmaması hiç de adil bir durum değil!” diye ekledi, küçük Amy, buruk bir ifadeyle. “Bizim anne ve babamız var, bir de bizler varız” diye seslendi köşeden Beth, halinden hoşnut bir ses tonuyla. Şömine alevi yüzlerine yansıyan dört genç, bu neşeli sözlerle keyiflendi, ama Jo’nun hüzünlü bir ifadeyle, “Babamız burada değil ve uzun bir süre yanımızda olmayacak” demesiyle, yüzlerini bir hüzün kapladı. Jo “Belki de asla” dememişti, ama hepsi de babalarının uzaklarda, savaş alanlarında olduğunu düşünerek, o cümlenin sonuna bu ifadeyi de eklemişlerdi. Bir dakika kadar kimse konuşmadı; sonra Meg, dalgalı bir ses tonuyla, “Annemizin, bu Noel hiç hediye almamamızı teklif etmesinin nedenini biliyorsunuz, bu kış herkes için çok zor geçecek ve annemiz de, askerlerimiz orduda binbir güçlük çekerken keyfimiz için para harcamamamız gerektiğini düşünüyor. Elimizden fazla bir şey gelmeyebilir ama yine de küçük fedakarlıklarda bulunabiliriz, bunu seve seve yapmalıyız. Ama ne yazık ki ben bunu hiç de severek yapamıyorum,” deyip mahzun mahzun başını salladı, almak istediği onca şeyi düşünerek.

Kucuk_Kadinlar1Bir süredir okuduğum kitapların birinci sayfalarının nasıl yazıldığı üzerinde düşünüp daha dikkatli inceliyorum. Bunun için de ABD’li yazarın çocuk klasikleri içinde yer alan bu tanınmış romanının ilk sayfasını yukarıya olduğu gibi yazarak unutmuş olanlara tekrar hatırlatmak istedim.

Bir yazarın ustalığı aslında birinci sayfadan okuyucuyu yakalayıp yakalayamadığıyla doğru orantılı.

Bu birinci sayfada babaları savaşa giden 4 yoksul genç kızın hikayesini okuyacağımız anlaşılıyor. Onların karakterleri hakkında ortak bir konuda, yoksulluk hakkında yaptıkları birer cümlelik yorumlar karakterleri hakkında da bir ön fikir sahibi olmamızı sağlıyor.

Meg: Abartmayı seviyor.

Amy: Haksızlığa dayanamıyor, naif, duygusal.

Beth: Şükretmeyi biliyor.

Jo: Yoksulluğa değil, babasının uzaklarda oluşuna üzülüyor.

Kitabın ilk sayfasını okuyunca zihnimde oluşan soru, kızların savaştaki babalarına kavuşup kavuşamayacakları ve yoksullukla mücadeleleri, hayatlarının nasıl olacağıydı. Kızlar babasız da ayakta durabilecek miydi?

Yazarın sorular sordurarak yarattığı merak kitabı okumayı da sağlıyor. Kitabı okuyup bitirdikten sonra neden okunmalı diye sordum kendi kendime. Çocuklar mutlaka okumalı, kardeşleri olanlar, kardeşliğin anlamını öğrenmek için, olmayanlar da insanın kardeşi gibi sevebileceği dostlarıyla nasıl ilişki kurması gerektiğini anlamak için mutlaka zaman ayırmalı bence.

Kitapta en çok aklımda kalan ve beni etkileyen diğer kız kardeşlerine göre çılgın, erkek gibi davransa da, hasta babasına yol parası bulabilmek için Jo’nun çok uzun ve güzel olan saçlarını peruk yapılması amacıyla kestirmesiydi. Karşılığında sadece 25 dolar verilse de, babası için yapmış olduğu fedakarlık karşısında gözlerim doldu.

Kitapta çok güçlü bir anne figürü var. Kızlarıyla iletişimi çok iyi. Elbette günümüzden çok eski zamanların annesi. Ama yine de rol modeli olabilecek bir karakter özelliğine sahip. Kızlarına yoksulluklarından utanmamayı, daima çalışmayı, acı ve üzüntülerin üstesinden gelmenin tek yolunun çalışmaktan geçtiğini, ama çalışırken eğlenmeyi, dinlemeyi de ihmal etmemek gerektiğini öğreten bir anne. Onlara ‘çalışmak en kutsal avuntudur’ fikrini aşılıyor.

 

80 Günde Dünya Gezilir mi?

 

Kitabın Adı: 80 Günde Dünya Gezisi

Yazarı: Jules Verne

Bizim çocukluğumuzda bu kitabın adı “80 Günde Devr-i Alem” olduğundan alırken yadırgamadım değil. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan kısaltılmamış çeviri notuyla yayınlanan 227 sayfalık kitabı bir solukta okudum. Jules Verne Fransız bir yazar. Fransa’da 1828 yılında doğmuş ve 1905 yılında vefat etmiş. Eserleri 148 dile çevrilmiş.

80_Gunde_Dunya_Gezisi1Kendisi birçok icadı önceden tahmin ettiği için ‘bilim falcısı’ lakabıyla tanınıyormuş. Denizaltı, uzay yolculuğu, oksijen tüpü gibi onun zamanında olmayan birçok olayı öngördüğü biliniyor. Eserleri dünyada başka dillere en çok çevrilmiş yazar olarak değerlendiriliyor. Bu kitabın sürükleyici olmasının en başlıca nedenlerinden biri baş kahramanı İngiliz Phileas Fogg’un, üyesi bulunduğu Reform Kulüp üyeleriyle girdiği iddiayı gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğinde düğümleniyor. Çünkü kahramanımız Bay Fogg, 80 günde dünyanın çevresini dolaşıp gezisine başladığı Londra’ya geri döneceğini öne sürüyor. Kulüp üyeleriyse yapamayacağını iddia ediyor. Tüm olaylar da bu iddia çevresinde gerçekleşiyor.

Hindistan’da tanrılara kurban edilmek üzere yakılmak üzereyken kurtardıkları Bayan Auda’nın hikayesini, fil sırtında yapılan maceralı yolculuk izliyor. Ardından Kızılderili kabilelerinden Siuların saldırısına uğradıkları heyecanlı tren yolculuğunun ardından, yelkenli kızakla karlar üzerinde yolculuklarına devam ediyorlar. Her defasında yolculuğu zamanında tamamlamak için uğraşırken, gemide kömürün bittiğini fark edip sadece işe yarar iskeleti ve denizde duracak şekilde geminin tüm ahşap aksamını söküp yakmak suretiyle Londra’ya yaklaşmaya başlıyorlar. Kahramanlardan Bay Fogg’un uşağı Jean Passepartout’nun sadakati, ama saflığı sonucunda yaptığı beceriksizlikler, gözü karalığı, delişmenliği onu unutulmaz biri yapıyor. Yazarın başarısı bir uşağın karakterini bile unutulmayacak şekilde donatıp bize tanıtmasından kaynaklanıyor. Kitabı okurken fil, gemi, tren, kızak, yat gibi araçlarla gerçekleşen yolculuğun her bir adımını heyecanla takip ediyorsunuz. Bay Fogg, Bayan Auda, Passepartout ve Dedektif Fix olmak üzere başlıca 4 kahramanın yer aldığı öykü, sürükleyici anlatımı, başarılı kurgusu, bilgi dolu kılavuzluğuyla yüzyıllar boyunca aynı heyecanla okunacağından emin olacağınız bir kitap. Jules Verne, insanlığın tarihi kadar eski olan yolculuklarla donattığı kitabının vazgeçilmezliğini usta bir yazar oluşuyla taçlandırıyor.

 

20 YAŞINDA OKUDUYSAN YENİ YAŞINDA YİNE OKU

 

İnsan nasıl sevdiklerini göremeyince özlerse ve ilk fırsatta onları görmek için uğraşırsa, ben de geçmişte okuduğum kitaplarımı yeniden ele alıp karıştırmayı severim. 20 yaşımın getirdikleriyle 40 yaşımın getirdikleri aynı değil düşüncesiyle, 20 yılda neler değiştiğini, o zaman anladıklarımın dışında neleri anladığımı merak ederim. İşte bu defa da öyle oldu.

ATATURK_NUTUK120 yaşında okuduğum Nutuk’u, 20 yıl sonra tekrar okuma ihtiyacı duydum. Bunun sebebi içinde yaşadığımız şu yıllarda yoğun bir şekilde yükselen Atatürk düşmanlığıdır. Bazen tozun, dumanın, kinin, nefretin içinden çıkan hortumun arasında direnmek için, radyodan gelen parazitli ve duyulmaz seslerin içinde kulağın pasını silmek için iyi müzikler dinlemek, iyi insanları arayıp bulup dostluk etmeye çalışmak, ailenin kıymetini bilmek, geçmişte yaşayıp insanlığın faydasına çalışmış büyük insanların eserlerini tekrar tekrar okumak lazımdır. Bana da İş Bankası Kültür Yayınları’nın çok başarılı bir şekilde fotoğraflarla zenginleştirerek yeni baskısını yaptığı ve bizzat Atatürk’ün kaleme aldığı 600 sayfalık Nutuk’u okutan bu düşünceler oldu.

Okumam tam bir ay sürdü. Kitabın içindeki Atatürk’ün delil olarak sakladığı tüm telgraf metinlerini satır satır okudum. Bitirdikten sonra da kendisine bir kez daha hayran kaldım. Unuttuğum bazı bilgileri hatırladım. Atatürk Nutuk’un sonunda şunları yazmıştı, bana çok anlamlı geldi, çok da duygulandım:

“Saygıdeğer efendiler, sizi günlerce alıkoyan uzun ve ayrıntılı konuşmam, en sonunda, geçmişte kalmış bir dönemin hikayesidir. Bunda, ulusum için ve gelecekteki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktalar belirtebilmiş isem, kendimi mutlu sayacağım.”

Nutuk’ta En Çok Etkilendiğim Neler Vardı?

-Atatürk başta olmak üzere o dönemki dava arkadaşlarının birbirine karşı hem yazışmalarda, hem de mecliste takındıkları özenli dili, üslubu çok takdir ettim. Şimdi milletvekilleri mecliste birbirlerinin annelerine küfrediyor. Bir vekil nasıl nezaketli olur öğrenilmesi açısından Nutuk’u tavsiye ederim. (Rahmetli İsmail Cem bunu başarmış ender siyasetçilerdendir. Nur içinde yatsın.)

-Atatürk’ü diktatör olmakla suçlayanların nasıl da zalimce haksızlık yaptıklarını bir kez daha anladım. Zira ben bu kitabı okurken, o dönemin şartlarını anlatan, ona göre davranan, her zaman herkesten farklı birçok açıdan bakabilme özelliğine sahip bir şahin devlet adamının zekasını, o zekanın ince kıvrımlarını takdir ettim.

-Bir kişiyi yargılamadan ve silmeden önce, onun kapasitesini ve yapabileceklerini çok iyi bir yönetici olarak idrak edip, analizini yapıp yeteneğine, gücüne göre vazife vermesini sevdim.

-Bir askerin, bir kurmayın nasıl düşündüğünü anlamaya çalıştım. Yaptığı her işi defalarca düşünen, neden-sonuç ilişkisi açısından irdeleyen, tüm sonuçlarını hesaplayan ve ondan sonra davranan, en acımasız koşullarda bile telgraf yazışmasından bıkmayan, doğru anlayabilmek için tekrar tekrar soran, araştıran bir devlet adamı ciddiyeti görerek saygı duydum.

-Telgraf başında, haberleşmenin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda, telgraf memurlarının fedakarlıklarını övmekten geri durmamasını, bu konudaki naifliğini sevdim.

-Tüm hayatını bir ideale adamanın, başını onun yoluna koymanın, bu uğurda hiçbir fedakarlıktan çekinmemenin, canını bile bir saniye olsun düşünmemenin nasıl bir karakterin ürünü olduğunu anlamaya çalıştım. Şimdi insanların kendilerini sadece daha fazla para kazanmaya adadıklarını gördüğümüzden dolayı, bir kez daha manevi hatıralarının önünde saygıyla eğildim.

-Doğruluğuna, milleti için yararına inandığı konularda, yoluna ne çıkarsa çıksın, sonuçlandırma kararlılığını, her şey olgunlaşana kadar sabırla beklemesini, kendisinden başka kimseye güvenmediği zamanları, inatla direnmesini takdire değer buldum.

-Bu ülkenin savaş meydanlarının yanı sıra, mecliste yasa yaparken, hilafeti kaldırırken, içerideki çeteler, bireysel menfaatlerini düşünen siyasetçiler, dinci basın, yabancı güdümlü basın, dış düşmanlarla da yapılan siyasi savaşlarla nasıl zor bir araya getirildiğini okudum.

Son söz olarak, Atatürk’e düşman yetiştirilen bir neslin, farklı düşüncelere de zihnini açması, körü körüne düşmanlık yapmaması, yaşadığı vatanın hangi mücadeleler sonucunda kurulduğunu anlaması için bu eseri okumasını tavsiye ederim. Atatürk’ü din düşmanı gibi göstermeye çalışanların da ne kadar haksız olduklarını bilmenin onuruyla, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, kendisine rahmet diliyorum. Allah kendisinden, vatanımız için emek veren tüm ecdadımızdan razı olsun.

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYA

civisi_cikmis_dunya_400x533Amin Maalouf’un Atatürk değerlendirmesi çok isabetli

Günlük hayatta bir şeye kızdığımızda, olmaz dediklerimiz olduğunda, genellikle de dünyanın gidişatını kötü gördüğümüzde sıkça söylediğimiz “Bu dünyanın çivisi çıkmış arkadaş” lafının, bir yazarın elinde kitap olmuş halini okudum. Amin Maalouf’un Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkardığı “Çivisi Çıkmış Dünya” kitabında, Arap alemine, ABD ve Avrupa’ya, Ortadoğu’nun hallerine şöyle bir baktıktan sonra yazar, kendince dünyanın çivisinin neden çıktığını sorguluyor, bu gidişin nasıl sonuçlanacağını anlamaya çalışıyor.

Kitabın Arap dünyasıyla ilgili değerlendirmeler yapılan bölümünde benim için en can alıcı nokta yazarın Atatürk ve yaptıklarına ilişkin değerlendirmeleriydi. Ancak yazar bundan önce; 1952 yılından ölüm tarihi olan 1970 yılına kadar Mısır yöneten Cemal Abdülnasır ile ilgili de şöyle bir değerlendirmede bulunuyor:

Kitabın 80 ve 81’nci sayfalarından alıntıyla:

“Dünyaya gözlerimi açalı beri, halkları ya da bütün Araplar, hatta bütün Müslümanlar adına konuşup, o ‘yurtsever meşruiyeti’ ellerinde bulundurduklarını düşünen farklı farklı kişilerin gelip gidişine tanık oldum. Bunların en önemlisi, tartışmasız, 1952 yılından ölüm tarihi olan 1970 yılına kadar Mısır’ı yöneten Cemal Abdülnasır’dı. Ondan uzun uzadıya söz edeceğim, çünkü kanımca bugün Arapların yaşadığı meşruiyet krizi onun zamanıyla-hızlı yükselişiyle, ardından yine hızlı biçimde başarısızlığa uğramasıyla, sonra da ani ölümüyle-tarihlendirilebilir; bu öyle bir kriz ki hem dünyanın çivisinin çıkmasında hem de denetimsiz şiddete ve gerilemeye doğru kırılmada etken oluşturuyor. Ama Nasır’ın izlediği yolu değerlendirmeden önce, şu “yurtsever meşruiyet” kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum. Özel, hem de çok özel, hatta belki de İslam aleminde bir eşine daha rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzden de savaşçı meşruiyetini hak etmiş, böylesi bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini ve ondan nasıl yararlanılabileceğini açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu, Atatürk’ten söz etmek istiyorum.”

Yazarın Atatürk’e dair önemli tespitlerini onun cümleleriyle alıntılayarak aktarmak isterim:

“Halkı da onu izlemiştir. Çok da şikayet etmeden, gelenekleri ve inanışları altüst etmesine izin vermiştir. Neden? Çünkü halkını tekrar gururlandırmıştır. Halka haysiyetini geri veren kişi ona pek çok şeyi kabul ettirebilir.”

“Siyasette, dinin kendisi bir amaç değildir, düşüncelerden biridir yalnızca; meşruiyet en inançlı olana değil, mücadelesi halkınkiyle aynı olana verilir. Doğu’da pek az insan Atatürk’ün bir yandan da Türkiye’yi Avrupalılaştırmayı düşlemesini bir çelişki olarak değerlendirir. O herhangi bir tarafa karşı savaş vermemiştir, bir yerli olarak değil, diğer herkesle eşit bir insan olarak saygı görmek adına mücadele etmiştir; Mustafa Kemal ve halkı haysiyetlerini kurtardıktan sonra, modernlik yolunda çok ilerilere gitmeye hazırlardır artık.”