HİPERAKTİF ÇOCUK ÖNCE YAPIYOR, SONRA DÜŞÜNÜYOR

Hiperaktif çocukta, öfke patlaması ve saldırganlık da oluyor

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluk. Okul öncesi çocuklukta başlayıp yetişkin yaşamda da değişik bulgularla seyredebiliyor. International Hospital’dan Psikolog Ferahim Yeşilyurt, hiperaktivitenin başlıca 3 belirtisi olduğunu söylüyor: Aşırı hareketlilik, hiperaktivite, dikkat eksikliği ve iç tepkisel davranış, dürtüsellik (düşünüp sonra yapmak değil de önce yapıp sonra düşünmek gibi). Hiperaktivite bozukluğu olan çocukların önce bir davnaşını yaptığını, sonra düşündüğünü belirten Ferahim Yeşilyurt, bu konuda merak edilen soruları yanıtladı:

Bu sorun kendini nasıl gösteriyor?

Bozukluğun birbiri ile bağlantılı üç ayrı biçimi tanımlanmaktadır:

Dikkat eksikliği belirginse: Aşırı hareketlilik ve atak davranış olmadan, yalnız dikkat bozukluğu olarak yaşam boyu kendini gösterebilir. Öğretmenler daha çok okul başarısızlığından yakınırlar.

Aşırı hareketliliğin ve iç tepkisel davranış belirgin olunca: Ailenin ve öğretmenin yakınması daha çok çocuğun davranışları üzerindedir. Öfke patlamaları, duygu ve heyecanları kontrol edememe ve saldırgan davranışlar dikkati çeker.

Hem dikkat eksikliğinin hem aşırı hareket ve atak davranışın birlikte bulunduğu durumda: Pek çok alanda çocuğun yaşamı ve çevresi etkilenir. Bozukluk çok daha uzun zaman devam eder.

Dikkat eksikliğinin belirtileri şunlardır:

  • Ayrıntıya dikkat edememe, okulda, işte, evde dikkatsizliğe bağlı olarak sık yanlışlar yapma.
  • Yaptığı işlerde, hobilerinde veya sevdiği oyunda bile dikkatini sürdürememe.
  • Kendisine söyleneni dinlemez görünme.
  • Öğretileri ve beklentileri değerlendirememe nedeni ile okulda veya evde yapması gereken görevleri yerine getirememe.
  • Görev ve aktiviteleri düzenlemede güçlük ve dağınıklık gösterme.
  • Evde ve okulda zihinsel işlev gerektiren iş ve görevlerden kaçınma.
  • Dış uyaranların dikkatini kolaylıkla dağıtması.
  • Günlük aktivitelerde sık unutkanlık.
  • Görev ve aktiviteler için gereken araç ve gereçleri devamlı kaybetme.

Aşırı hareketlilik belirtileri:
a. El ve ayakları devamlı oynar, sakin ve hareketsiz tutmak güçtür.
b. Sınıfta ve sırada oturamaz, oturması ve yerinde durması gereken durumlarda yerinde duramaz.
c. Durup dinlenme bilmeden hareket eder ya da eşyaların üstüne tırmanır.
d. Kendi kendini meşgul edemez.
e. Sanki içinde durmak bilmeyen bir motor varmış gibi sürekli hareketlidir.
f. Çok aşırı konuşur.

Tanı için gözlenen belirtilerin ev ve okul gibi iki ortamda gözlenmesi gerekiyor. Hiperaktivite tanısının konulabilmesi için; bunlara ek olarak, bu belirtilerin 6 ya da daha fazla belirtisini en az 6 ay göstermiş olmalı, 7 yaşından önce çıkması, bozulmaların 2 ya da daha fazla ortamda görülmesi ve sosyal, akademik ya da mesleki faaliyetlerinde önemli bozuklukların olması gereklidir.

Hiperaktivite neden oluyor?

Bozuklukla ilgili ispatlanmış kesin bir sebep gösterilememesine karşın bazı etkenler üzerinde duruluyor. Bazı olası sebepler şunlardır:

• Genetik nedenler
• Beyin hasarı
• Beyindeki bazı kimyasal maddeler
• Gıda ve katkı maddeleri
• Psikososyal etkenler
Bu sorunu kolaylaştıran etkenler nelerdir?

Çok televizyon seyretme, ailenin otoriter tavırları vb. gibi faktörler bozukluğa neden olmaz. Ancak aile içi bazı disiplin sorunları sorunu artırabilir.

Hiperaktif çocuğun bebekliği nasıldır? Bebekken ayırt etmek mümkün müdür?

Bu çocukların çoğu huysuz, huzursuz, güç bir bebek olarak tanımlanır. Yaşamın ilk bir kaç ayında aşırı hareketlilik, yeme ve uyku bozuklukları görülebilir. Emekleme döneminde veya yürümeye başladıkları zaman çok hareketli ve atak oldukları için birkaç kişinin devamlı bakımını gerektirdikleri söylenir. Çocukların çoğunda belirtiler anaokuluna veya ilkokula başlayınca daha çok dikkati çekmekte, okulda başarısızlık, dikkat eksikliği, sınıfta kurallara uymama, saldırgan davranışlar ve öfke kontrolünde güçlükler yaşanması aileyi tedavi arayışına yöneltmektedir.

Hiperaktif çocukların günlük yaşamda ve okul hayatında yaşadıkları sorunlar nelerdir?

Okulda kurallara uymakta sorun yaşarlar. Ders süresince yerlerinde durmakta, dersi dinlemekte ve arkadaşlarıyla dengeli ilişki kurmakta zorlanırlar. Dersi dinlemiyormuş gibi görünürler. Ödevlerini ve defter kalem gibi eşyalarını sık sık kaybederler. Evde ve okulda yerlerinde durmakta zorlanırlar. Sık sık dürtüsellikleri nedeniyle düşünmeden davranışları nedeniyle  zor durumda kalırlar.

Aile hiperaktif çocuğuna nasıl davranmalıdır?

Aile çocuğunun sorunu hakkında mutlaka bilgi sahibi olmalıdır. Çocuğunun özelliklerine göre ondan beklentilerini gözden geçirmelidir. Onunla iletişim kurarken öncelikle onun dikkatini çekmesi gerektiğini bilmelidir. Evde onun dikkatini dağıtabilecek çok karmaşık ortamlar yerine daha sade düzenlemeler yapılabilir.

Bu sorunun tedavisi günümüzde nasıl yapılıyor?

Basit bir tedavisi yoktur. Birçok uzmanın tedavide yer alması gereklidir. Genel tedavi seçenekleri şunlardır:

• Tıbbi tedavi
• Anne-baba eğitimi
• Davranış modeli oluşturma, kendi kendine telkin verme ve kendi kendini ödüllendirme gibi danışma ve eğitimler
• Özel eğitim ortamı
• Diyet uygulamaları

Hekimlerin bir kısmı ilaç verilmesine karşı çıkıyor, bazıları destekliyor. İlaç vermek doğru mu?

İlaç verme ya da vermeme sıklıkla tartışılıyor. Ancak bazı çocukların dikkatini ilaç ile düzenleyemediğinizde çocuğun sınıfta ya da dersin başında tutabilmeniz çok güç oluyor. İlaç belki tedavi etmiyor diye düşünülse bile çocuğu kendisini kontrol etmesine katkıda bulunuyor. Bazı çocuklara ilaç verilmemesi de haksızlık olabiliyor. Çünkü ilaç vermeden çocuğun eğitim yaşantısı bitmek durumunda kalınabiliyor. Ya da özgüvende ciddi sorunlar oluşabiliyor.

Hiperaktif çocukla yaramaz çocuk arasındaki en belirgin farkları maddeler halinde sıralar mısınız?

Yaramaz çocuk belirli durumda kendisini frenlemekte zorlanır. Oysa hiperaktif çocuk kendisini çok istese bile hiçbir ortamda kontrol edemez. Dikkatini çok istediği oyunlarda bile sürdürmekte zorlanır. Küçük yaşta yaramaz çocuklar ailenin iyi bir işbirliği ile daha kolay düzelirken, hiperaktif çocuğun tedavisi bu kadar kolay olmaz.

Hekim hiperaktif ve yaramaz çocuğu birbirinden ayırabilir mi? Yoksa yaramaz çocuklara da hiperaktifmiş gibi mi yaklaşımda bulunuluyor?

Hiperaktivite için belirli kriterler vardır. Bu kriterler dolduğunda hekimler tanıyı koyarlar. Bazen zaman sorunu nedeniyle yanlış teşhisler konuluyorsa da çoğunlukla doğru tanının konulabildiğini söyleyebiliriz. Ancak aileler bazen hiperaktivite tanısını yanlış anlayabiliyorlar. Hatta bazen çocuğun çok zeki olduğu anlamı çıkarılmak için de abartılarak anlatılabiliyor.

Yaramaz çocuğa aile nasıl davranmalı? Azarlarsan arsız olur derler, ama yapılan da daha çok azarlamaktır. Bu konuda strateji nasıl olmalıdır?

Öncelikle yaramazlığın nedenleri bulunabilir. Çocuk bu yaramazlığı ilgi çekmek için mi yapıyor, yoksa bazı kazançlar için mi yapıyor. Diğer taraftan çocuğa mutlaka tutarlı davranılmalı. Annenin evet dediğine baba hayır dememeli. Bazen anne babayı kızdırmak için de yaramazlık yapılabilir. Bu durumda da aşırı tepkide bulunulmaması gerekir.

 

ÇOCUKLAR BU CÜMLEYLE YETİŞTİRİLİNCE KARARSIZ OLUYOR

Çocuğunuza ‘Sen bilmezsin, ben bilirim’ demeyin

Çocuklar kendi başlarına hareket edip belirli oranda özgürlük kazandıkları andan itibaren yaşamda bir seçim süreci başlıyor. Bu seçim bazen oyuncak seçimiyken, bazen de arkadaş seçimi oluyor. Bu dönemlerde çocuklara seçim yapabilme özgürlüğünün verilmesi gerekiyor. Eğer anne baba ya da bakım veren kişi “sen bilmezsin ben senin yerine karar veririm” derse bu çocuğun karar verme davranışının gelişimi sekteye uğratıyor.

International Hospital’dan Psikolog Dr. Ferahim Yeşilyurt, yetiştirme biçiminin çocukları kararsızlığa ittiğini belirterek, “Çocukluktan beri hangi yemeği ne kadar yiyebileceğinin kararı kendisine bırakılmayan bir kişi yetişkin yaşamında nasıl karar verebilir ki? Böyle bir durumda büyüyen kişiler yetişkin yaşamında çoğunlukla kararsızlık yaşayan, önemli kararları bile bir büyüğüne bırakan, kendisi yerine kararları bir başkasının vermesini bekleyen kişiler olabilirler” diyor.

Kararsızlığı oluşturan koşullar ve nedenleri hakkında bilgiler veren Dr. Ferahim Yeşilyurt, bu konuda merak edilen soruları şöyle yanıtlıyor:

Özgüven eksikliği kararsızlığa neden olabiliyor mu?

Özgüvenin yüksek olması daha rahat karar almaya ve uygulamaya yardımcı olur. Özgüveni yüksek kişiler yanlış karar almış bile olsalar, bu durumun kolaylıkla üstesinden gelebilir ve kendilerini ağır dille suçlamazlar. Tersine özgüveni düşük kişiler en küçük bir kararda bile seçim yapmakta zorlanırlar. Çünkü yanlış seçim yaparlarsa kendilerini çok daha yoğun biçimde suçlayacaklarından korkarlar.

Kararsızlığın üstesinden gelmenin yolları nelerdir?

  • Öncelikle farkında olmak gerekiyor.
  • “Ben karar verme güçlüğü yaşıyorum ve bu sorunu zaman içinde çözmek istiyorum” diyerek öncelikle bunu aşmak yönünde bir başlangıç kararı vermek gerekiyor.
  • Ardından neden kararsız olduğumuzun sebeplerini sorgulamak geliyor.
  • Son aşamada ise küçük kararlar alarak karar verme becerisini geliştirmeye çalışmak gerekiyor.
  • Bu  davranış değişikliği bazı kişilerde daha kolay yapılabilirken, bazı kişilerde ise uzun süreli psikoterapilerin yapılmasını gerektirebiliyor.

Kararsızlık doğuştan mı kazanılıyor, yoksa sonradan mı öğreniliyor?

Bir miktar doğuştan gelmiş olsa da önemli ölçüde sonradan kazanılmış birikimler sonucunda oluştuğunu söylemek daha doğrudur. Kararsız bir anne ya da baba yanında büyümek, hataların şiddetle cezalandırıldığı ailede büyümek ve kendisine hiç söz hakkı verilmeyen, her şeye başkalarının karar verdiği bir evde büyümek yetişkin hayatında karar vermeyi güçleştirir.

Kararsızlık insanı depresyona sürükleyebilir mi?

Bunu kesin olarak söyleyemesek de tersi durumda yani depresyonun karar vermeyi güçleştirdiğini söyleyebiliriz. Kararsızlık daha çok “Obsesif – Kompulsif Bozukluk” (Takıntı Hastalığı) ile ilişkilendirilebilir. Bu rahatsızlıkta ikilemli düşünceler ve şüpheler, evhamlar görülür. Mükemmeliyetçilik de kararsızlığın en önemli nedenlerinden biridir. Mükemmeliyetçi kişi en iyi kararın hangisi olacağına bir türlü emin olamadığı için kararsız kalmaktadır.

Kararsızlık ne zaman ciddiye alınması gereken bir soruna dönüşüyor?

Kararsızlık yaşamımızın ilerlemesini zorlaştırır. Çünkü günlük yaşamda irili ufaklı onlarca karar alıyoruz. Bu kararların verilememesi işlerin ilerleyememesi ve zaman kaybedilmesine neden olur. Günlük yaşamımızda, iş hayatımızda ve özel hayatımızda bazı şeyler için çok geç kalıyorsak, bizim için önemli konuları sürekli erteliyorsak ve bu kararsızlık bizim için kaygı ve mutsuzluğa neden oluyorsa artık sorunu ciddiye almamızın zamanı gelmiştir.

Kararsızlık hastalık haline geldiğinde neler yapılmalı?

Öncelikle mutlaka bir uzmandan yardım alınmalı. Kararsızlığınızı artıran depresyon ya da takıntılar gibi rahatsızlıklar var ise öncelikle bu konularda ilerleme sağlanmalıdır. Ardından sizi karar vermekten alıkoyan etkenler incelenerek, daha özgür karar vermeniz için gerekli davranışlar geliştirilmeye çalışılmalıdır. Küçük kararsızlıklar her insan için geçerlidir. Burada bahsettiğimiz sosyal yaşamımızı engelleyen kararsızlıklardır. Örneğin bir insan 35 yaşına gelmişse, uzun süredir birlikte olduğu kişiyle evlenme kararsızlığı yaşıyorsa bir uzman yardımı almak gereklidir.

 

 

solaryum

BİR YILDA 6′DAN FAZLA SOLARYUM SAKINCALI

Çünkü kanser yapıyor 

Solaryum yapay UV ışıması yapan cihazlar ile bronzlaşmayı sağlıyor. Tüm vücuda uygulanabildiği gibi belli bölümlere odaklı da uygulanabiliyor. Ancak son yapılan bilimsel araştırmalara göre, yılda 6’dan fazla solaryuma girmemek gerekiyor.

International Hospital’dan Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Ferzan Aytuğ, bu kısıtlamanın nedenini, solaryumun kanser yapıcı etkisinin bilimsel araştırmalarla kanıtlanması olarak açıklıyor. Bu nedenle solaryuma girerken gerek kadınların gerekse erkeklerin iç çamaşırıyla solaryuma girerek genital bölgelerini koruması çok önemli. Aynı şekilde solaryum gözlere yanık ve uzun dönemde körlük gibi ciddi hasarlar veriyor.  Solaryumun erkeklerde penis kanserine neden olabildiğini belirten Dr. Ayşe Ferzan Aytuğ, “Bu nedenle solaryuma girerken koruyucu gözlük kullanımı ve genital bölgenin iç çamaşır ile korunması önem taşıyor. Solaryum lambaları zamanla bozulabildiğinden, ayarlarının düzenli olarak yapılması gerekiyor” diyor.

Solaryum hakkında merak edilen soruları yanıtlayan Dr. Ayşe Ferzan Aytuğ, şu bilgileri veriyor:

Solaryumda vücuda verilen ışınların özelliği nedir? Bunları güneşten almak yerine neden bir cihazdan almak yoluna gidiyoruz?

Güneş mitolojide bir zamanların en büyük tanrısal gücü sayılır, varlığı sağlığın göstergesiymiş gibi inanılırdı. Ta ki UV ışıklarının zararları anlaşılana kadar. Yeryüzüne ulaşabilen UVA (derinin derin katmanlarına ulaşır) ve UVB (yüzeysel deri katmanlarını etkiler) ışıkları deri hücrelerinde çeşitli değişimlere sebep oluyor. Bunun sonucunda ani yanıklar, göz hasarı, kaşıntılı döküntüler, foto yaşlanma (lekelenme, kırışıklık, kabalaşma, damar çatlamaları vs.), iyi huylu kabartılar ve kötü huylu oluşumlar (deri kanseri: Bazal hücreli karsinom, skuamoz hücreli karsinom ve Melanom) gelişebiliyor. UV ışıkları yaz aylarında, yüksek irtifada, ekvatora yakın ülkelerde, rüzgarlı havalarda daha zararlı  ve yoğun oluyor. UVA camdan geçebildiği gibi, kum, su ve kar bu ışıkları yansıtıyor. Solaryumda çoğunlukla UVA lambaları kullanılıyor. UVB ışıması yapan cihazlar da nadir olarak bulunuyor. Son zamanlardaki çalışmalar solaryumun güvenilir olmadığı yönünde kanıtlar sunuyor. Güneş veya solaryum deri ve göz hasarı oluşturabiliyor. Güneş hassasiyeti olan bazı kişilerde, ilkbahar döneminde tedavi amacı ile 4-6 seans solaryum veya fototerapi öneriliyor. Solaryum ile elde edilen bronzluk sayesinde güneşe karşı hassasiyeti olan hastalar, yaz döneminde rahat edebiliyor. Bazı deri hastalıklarında (sedef, liken, alerjik egzama, kaşıntı vb.) güneşin olumlu etkileri nedeniyle solaryum yine önerilebiliyor.

Solaryum uygulamasında kişiler tamamen çıplak mı oluyor, çıplak olunması doğru mu?

Solaryum ışımasında gözler ve erkek genital bölgesinin korunması gerekiyor. Gözde ciddi hasar (yanık veya uzun dönemde körlük), erkek genital bölgesinde ise kanser (penis kanseri) oluşturma riski bulunuyor. Bu nedenle koruyucu gözlük kullanımı ve genital bölgenin iç çamaşır ile korunması önem taşıyor. Solaryum lambaları zamanla bozulabiliyor, bu nedenle ayarlarının düzenli olarak yapılması gerekiyor.

Solaryuma yılda kaç seans, hangi aralıklarla girilmeli? Seans süresi ne olmalı?

Özellikle açık renkli (kızıl, sarışın-mavi gözlü) derisi olan insanların solaryumdan mutlaka kaçınmaları gerekiyor. Ciddi yanık ve özellikle deri kanseri riski bu grupta belirgin olarak artıyor. Ancak bazı antibiyotik, idrar söktürücü, sara ilaçları güneş hassasiyeti yapabiliyor. Bu ilaçlar kullanılıyorsa, lupus gibi romatizmal hastalıklar  söz konusuysa, güneş veya solaryumdan kaçınılması önem taşıyor. Solaryum, deri tipi açık olmayan kişiler için sosyal bir program öncesinde, yılda 6 seansı aşmamak kaydı ile ancak önerilebilir. Seanslarda 15 dakikalık sürenin aşılmaması gerekiyor.

Solaryuma çok girmek deri üzerinde hangi değişiklikleri yapıyor?  

  • Ani yanıklar.
  • Göz hasarı.
  • Kaşıntılı döküntüler.
  • Foto yaşlanma ile oluşan lekelenmeler, kırışıklıklar,  kabalaşmalar, damar çatlamaları .
  • İyi huylu kabartılar.
  • Kötü huylu oluşumlar adını verdiğimiz deri kanseri.

Genç kızlar solaryuma girerse zararı daha mı fazladır?

Ergenlik dönemi ile 30 yaş arası alınan yoğun güneş, gelecekte oluşabilecek deri kanseri (özellikle Melanom) yönünden en riskli dönemdir.

Sağlıklı bronzluk nasıl elde edilir? 

  • Güneşlenmek fizyolojik olarak mutluluk hormonu “serotonin” salgılatıyor. Güneşlenme veya solaryum ile edinilen bronz görünüm de insanların vücut imajına yakıştırdıkları bir hoşluk olarak görülüyor. Bronz deri ile her ne kadar güneşin zararlarına karşı bir kalkan edinmiş olsak bile bronzlaşma da güneşin derimize olan hasarı ile gerçekleşmektedir.
  • Güneş bizi kronolojik yaşımızdan önce yaşlandırıyor. Erken ve derin kırışıklıklar, çillenme, lekelenme, kılcal damar çatlamaları, kirli sarı soluk kaba bir görünüm oluşturuyor. Buna foto yaşlanma diyoruz. Ayrıca güneşin yıllar içinde birikici etkisi ile ve geçirilmiş ikinci derece yanık hasarı sonrasında iyi huylu kabartılar ve deri kanseri gelişebiliyor. Bu kanserlerden en çok korkulan ve kısa sürede hayatı tehdit edici riski olan tür ise Melanomdur. Bu nedenle güneş ve solaryumdan ciddi bir şekilde kaçınmak, yılda bir kez mutlaka dermatolojik muayeneden geçmek ve güneş bilinci hakkında bilgilenmek gerekiyor.
  • Bronzlaşma isteği güneşlenmeden de gerçekleşebiliyor. Self tanner denilen kimyasal madde (DHA ve Eritruloz) içerikli kremler bir hafta içinde cilde bronz bir koyuluk kazandırıyor. Geçici olan bu bronzlaşma yöntemi oldukça güvenilirdir.  Böylece UV hasarı olmaksızın bronzlaşmak mümkün olabilmektedir.  Bronzluk elde edilmiş olsa da dışarı çıkmadan önce yine mutlaka güneşten koruyucu kullanılması gerekiyor.

Dr_Ayse_Ferzan_Aytug1Bronzluk için kullanılan otobronzan kremler zararlı mıdır?

1970 yılında Amerika Sağlık Örgütü tarafından kabul edilen DHA maddesi oldukça güvenilir bir kimyasal bronzlaştırıcıdır. Bu madde derinin en üst katman hücrelerinin aminoasitleri ile tepkimeye girerek iki gün içinde sarı-kahverengi polimerler oluşturuyor. Bu renk, UV ile derinin alt katmanlarındaki pigment olan “melanin” ile tepkimesi sonucu oluşan doğal bronzlaşmaya benziyor. Sonradan geliştirilen Eritruloz maddesinin DHA bileşimine eklenmesi ile daha yavaş (4-6gün) ama daha derin ve uzun kalıcılığı olan bir bronzlaşma elde edilmiştir. Bronzlaşırken deri, nem oranını bu eklenen madde sayesinde yüzde 30 oranında koruyabiliyor. Bu maddelerin oldukça güvenilir olduğu ve alerjik tepkimeye çok nadir yol açtığını biliniyor.

Güneşlenirken en doğrusu nedir, beyaz mı mavi mi giyilmeli? Krem  kullanılacaksa içeriği ne olmalı? Hangi maddeleri taşıyan kremlerden uzak durmalıyız?  

  • Işığı en çok yansıtan renkler, uçuk mavi ve beyazdır.
  • Güneşin zararlı etkileri ve riskler göz önüne alınırsa, güneşten korunma bilinci bir davranış biçimi haline getirilmelidir.
  • Gün içinde 10:00-16:00 saatleri arasında dışarı çıkmamak, gölge altında durmak, açık renkli ışığı yansıtan sıkı örülmüş pamuklu kıyafetler giymek, geniş kasket tarzı şapka ve geniş çerçeveli UV koruyuculu gözlük takmak ve      güneşten koruyucu krem kullanmak gerekiyor.
  • UVA ve/veya UVB ye karşı koruma yapan çeşitli koruyucular bulunuyor.
  • Deri tipi açık olan riskli kişilerde 30 ve üzeri faktörlü koruyucu, koyu renkli kişilerde ise 15-30 faktörlü kullanılmalıdır.
  • Güneşten koruyucular, kimyasal madde (benzone) veya fiziksel madde (çinko, titanyum) içermesine göre ikiye ayrılıyor.
  • Kimyasal koruyucuların alerji yapma riski fiziksel koruyuculara göre daha fazladır. Alerjik yapısı olan kişilerde ve çocuklarda, altı aylıktan büyük bebeklerde fiziksel koruma daha uygundur.