HAYDARPAŞA VE DENİZ

Haydarpasa_denizİstanbul’da yaşayıp da bu manzarayı sevmeyen var mıdır? Görmeyen vardır eminim.

Ancak Ramazan gezmesinde, bayramlarda evlerden uzağa gidebilen kadınlar için ancak televizyonda bir manzara bu resim.

İstanbul’un laciverti, gökyüzünde süzülen martıları, denizdeki karabataklar; uzaklara gidince burnunda tüter insanın.

Vatan hasreti zihnimizde çektiğimiz bir filmin adı olsa, vazgeçilmez karelerden biridir bu. Güzel bir bahar gününden hatıra.

EN SEVDİĞİNİZ BEŞ ŞEHİR HANGİSİYDİ?

Merhum Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitapları gibi ilgi çeken, her daim okunan bir eseri de “Beş Şehir” adını taşıyor. Yazarın, İstanbul, Ankara, Konya, Bursa ve Erzurum’u kendi yaşanmışlıkları çerçevesinde anlattığı bu kitabın sayfalarında her birinin kendine has nefesleri gizli. Aslında Tanpınar bu eseriyle hepimize de bir ev ödevi veriyor gibi. Kültürel ve sosyal hayatı, şehirleri kendi içinde bulunduğumuz zamanın örgüsüyle anlatmak gibi sıkı çalışma isteyen bir ödev. Tıpkı sevdiğimiz müzikleri dinler gibi, havasını soluduğumuz, isyan ettiğimiz, sevdiğimiz, aşık olduğumuz, bir daha geliriz ya da yolundan bile geçmeyiz dediğimiz şehirleri anlatmalıyız. Sahi sizin beş şehriniz hangisiydi?

Beş Şehir-Ahmet Hamdi Tanpınar
Beş Şehir-Ahmet Hamdi Tanpınar

Hayatta her şeyin bir zamanı olduğuna inananlardanım. Birşeyleri yapmak için karar vermek yetmiyor. Kararı uygulama gücünü de harekete geçirmek icap ediyor. Bazıları bunu kısmetle açıklıyor. Bazıları idare gücü olarak formüle ediyor. Ancak insanın belli şeyleri yapabilmesi için yaşanmışlıklar gerekiyor. Hayattan acı, tatlı, mutlu, kederli, hüzünlü, isyankar tatlar biriktirmek; sonra da bunları kalbinin havuzunda toplamak lazım geliyor.

Türk edebiyatında en sevdiğim, en güçlü kalemlerin başında gelen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabı da benim için bu olgunluğa erişmemle okuduğum  bir kitap. Öylesine okunup bitirilecek bir kitap değil. Yaşayan şehirleri anlattığı için, yıllar geçse de dönüp bakılacak, merak edilip okunacak bir kitap.

Daha üniversitede okurken aldığım ancak 20 yıl sonra okuduğum bir kitap. Hayat tecrübem yetmez korkusuyla uzak durduğum, ama mücevher gibi de mütevazı kitaplığımın bir köşesinde özenle sakladığım vazgeçilmezlerimden. Yıllar sonra yaşanmışlıklarla, biriktirdiklerimle okuduğumda daha güzel anladığım, sesini daha iyi duyduğum bir eser. Bir seyahatname değil, bu şehirleri yaşamış bir yazarın birikimleriyle, hissettikleriyle, geçmişiyle, şimdisiyle anlattığı hiç bitmeyecek bir serüven.

Kitapta genel hatlarıyla İstanbul, Bursa, Konya, Ankara ve Erzurum şehirlerinin yazarda iz bırakan eserleri, kültürel yaşamı, hissettirdikleri anlatılıyor. Bu nedenle orijinal, bu nedenle seyahatnamelerden ayrılıyor. Kitabi bilgiler yok, nüfus bilgisi, yüzölçümü, yemekleri vs. Sabırla, yudum yudum okunası bir eser. Kitabı okuyan adı geçen şehirleri gezdiyse daha çok haz alıyor. Ben İstanbul, Bursa, Ankara şehirlerine gittiğimden dolayı en çok bu şehirler için anlatılanları dikkatle okudum. Erzurum ve Konya hakkında yaşanmışlık anlamında bir tecrübem olmadığından dolayı yine dikkatle ama yaşanmamışlığın verdiği bir mesafeyle okumak durumunda kaldım.

Ahmet Hamdi Tanpınar aslında bu eseriyle gezmeyi, okumayı sevenlere de yeni bir yol açıyor. Merhum edebiyat üstadının açtığı yol sayesinde, aslında hepimiz kendi “Beş Şehir” lerimizi yazabiliriz. Bize hissettirdiklerini, düşündürdüklerini, yaşadığımız zamanda nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlatıp, gelecek kuşaklar için o şehirlerin bugününü anlatabiliriz. Kültürel miras böylece başka kuşaklara aktarılmış olur. Yazmanın güzelliği de burada değil mi? Bizden sonrakilere bir nefes olabilmekte.

Hatce

HATÇE PEYNİR VERSENE

Kedi gibi değilim abla, yemek seçmem!

Bu martıyı da hastanede testlerim için beklerken fark ettim. Aramızda cam vardı, gözünü dikmiş bana bakıyordu. Kahvaltı ediyordum. Bir an kötü hissettim. Martı yaşlıydı, uçması hele de uzaklara gitmesi mümkün görünmüyordu. Yaşlı bir dedeydi adeta. Yoksa doğasında var, ekmeğini denizden çıkarır. Savaşır, olmadı şehir çöplüklerine gider şansını orada dener. Müsaitse bir semtin balık pazarında da olur. Ürkerek, yandan çarklı hareketlerle gelir. Balıkçılar anlar, derdi ekmektir.

Garibim yaşlı martı, kahvaltı eden bir kadına yanaştı. Başını eğdi, gözünün içine baktı, kendini sevdirdi. Peynirleri kaptı. Bu yoklukta beğenmeyecek hali yoktu, insanların beslemesine alışıktı. Ya yumuşak bir poğaça, ya peynir, ne çıkarsa bahtına yiyordu. Martının şükreden halinden etkilendim ne yalan söyleyeyim.

Havalı zengin mahalle kedileri gibi yemek beğenmez değildi. Peynir ve simitle ödüllendirdim ben de. Arsızlık etmedi, yedi ve sırtını dönüp gitti.

karakedim

İstanbul kedilerini anlatmaya ne hacet!

Bu kadar çok kedi fotoğrafı çekmemin sebebi, onların en sevdiğim özelliği. O ne derseniz? Eyvallahsız olmak. Özgür olmak. Kimseden bir şey beklememek, başının çaresine bakma gücünü hep bulabilmek.

Birkaç yıl önce bir kitap okumuştum. ABD’de bir kütüphanede memurların baktığı Dewey ismindeki kedinin hikayesini.

Bu kedinin felsefesi şuydu: “İyilere yakın ol, kötülerden uzak dur.”

Ona kötülük yapmak isteyen insanlarla hiç ilgilenmeyen bu akıllı kedi, çocukların, engellilerin ve sevimli yaşlıların kucağından inmiyordu. Onlardan sevgisini esirgemiyordu.

Her kedi ayrı bir varlıktır, tıpkı insanlar gibi kedilerin de eşref saati, mutluluk saati vardır.

İşte koca İstanbul’un sokaklarından kedi manzaraları.